Nilüfer BEKCİ

Nilüfer BEKCİ

07 Ağustos 2024 Çarşamba

ÇİÇEK ÇOCUKLARI

ÇİÇEK ÇOCUKLARI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1965 Yılında ABD Vietnam’a asker gönderir ve dönemin gençleri buna karşı çıkarlar. Dünyaca ünlü boksör Muhammed Ali bu savaşı kınadığını ve askere gitmeyeceğini söylediği için unvanı elinden alınır ve üç yıl bokstan uzak kalır. Peşinden Malcolm X öldürülür ve zenci birliğinin başına Martin Luther King geçerek ünlü söylevi “Bir Hayalim Var”ı verir. Che Guevera 1967 yılında Bolivya Dağları’nda yakalanarak öldürülür.

Gençler arasında bütün bu olaylara tepki olarak kendilerine asla sınır koymayan, var olan tüm yetkilileri reddeden, özgürlükçü bir topluluk ortaya çıkar. Bu Hippi Hareketi 70 li yıllarda bütün dünyaya yayılır ve bu gençler 68 kuşağı adını alır.  “Savaşma, Seviş” ve “ Aşk Özgürlük, Barış” sloganı ile hareketlerini felsefelerini tüm dünyaya yayan Hippiler kendilerine doğrultulan silahların namlularına çiçek sokmaları sonucu Çiçek Çocukları olarak adlandırılırlar.

Hippilik bir akım olarak Psikanalist Eric Fromm tarafından ele alındığında, gelmiş geçmiş en tutarlı hareket olarak kabul görmekte. Çünkü “çiçek çocuklar” barış yanlılığından vazgeçmemiş, istediklerini yaşamaktan hiçbir zaman çekinmemiş ve bunu başarmışlardır.

Hippiler Dünyanın bitki, hayvan ve insanlara ait olduğunu kabul ediyor ve doğaya asla zarar vermiyor, onunla iç içe, komünler halinde yaşıyorlardı. Bu komünlerde para kullanılmıyor, iş bölümü yapılıyor, bol bol eğleniliyordu. Tarım yerine toplayıcılık-bahçecilik yapıyor, genellikle vegan-vejeteryan besleniyorlardı.

Hippi yaşamı mutlak aslında retçiliğin temellerini atan düşünce biçiminin gerçek yaşama dönüştüğü bir tarzdı. Hippilerin bu akımı kendilerine asla sınır koymayan, var olan tüm yetkilileri reddeden, özgürlükçü bir hareketti. İnsanın doğasını yerine getirmeye çalışan hippilerin anda kalmak en büyük istekleriydi. Onlar serbest cinselliği savundular ve dogmatik akımlara karşılardı. Her zaman bireysel özgürlükten yanaydılar.

Ortaya çıktıktan sonra bir süreliğine varlığını devam ettiren, dünyayı ya da bir kısmını kısa bir süreliğine etkisi altında tutup aniden yok oluveren pek çok akımın aksine Hippi hareketi etkisini tüm dünya üzerinde ve gelecek kuşaklarda da göstermeyi başarmış. Bugün modern hayat görüşü olarak benimsediğimiz pek çok görüşün altında aslında Hippi felsefesi yatıyor.

Gençlerin aile, mahalle, toplum ve her türlü kurumun baskısı altındayken tüm dogmalara karşı çıkmaları, serbest cinselliği rahatça savunabilmeleri ve yaşamaları, ABD dâhil pek çok ülkede kadının çalışmasının istenmediği, onun ikinci sınıf olduğu ve yerinin evi, tek görevinin kocasına hizmet edip çocuk büyütmek olduğuna inanıldığı, cinselliğin tabu olduğu bir dünyada ortaya çıkıp “Savaşma Seviş” diye bağırabilmeleri kolay bir şey değil.

Tanıdık geliyor mu bu fikirler? Savaşa karşı durmak, sevginin ve cinselliğin tabu olmasına karşı çıkmak, doğayı, çevreyi korumak, hayvanları sevmek, doğal beslenme, bunlar hepsi 68 kuşağının Hippi hareketi sayesinde ortaya çıkmış ve günümüze kadar gelmiş fikirler. Ve artık gittikçe daha çok taraftar buluyor, daha fazla yerleşiyor.

Pis derler onlara. “Hippi=Pis”tir. Şimdi soruyorum. O zamanın doğayla iç içe, doğal koşullarda yaşayıp çiçekli rengârenk elbiseler giyen, renkli saç bantları takan, kendi işini kendi yapan masum gençleri mi pis, günümüzün zevk için ağaç kesen çiçek yolan, avlanan, vuran, kıran, sevgisiz, yok edici, şiddet uygulayan yetişkinleri mi?

Devamını Oku

YAPACAK MISINIZ

YAPACAK MISINIZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

YAPACAK MISINIZ

Eve gelmişiz, arabayı park ediyoruz. Ben arka koltuğa bıraktıklarımı toparlarken garaj kapısını kapatmakta olan eşim “ Bak, misafirimiz var” diyor. Dönüp bakıyorum ve parmaklıkların arasından içeri uzanmış kapkara bir kafa görüyorum. İri kara gözler bana bakıyor. Gözlerimin ta içine. Kocaman, simsiyah ama göğsü ve karnı bembeyaz bir köpek bu.

Adını Rintintin koyduk hemen. Red Kit’in köpeği gibi ince uzun ve biraz da akıllı salak gibiydi çünkü. Bir ara sahiplenelim dedik, bahçeye aldık. Bütün gece ağladı, çözün beni diye. Çözdük, gene ağladı, özgür yaşamak istiyorum dedi. Bıraktık biz de. Ama hep bize ve bütün mahalleye sadıktı. Gelip geçenlerle şirinlik yapar, kötü olduğunu hissettiğine dişlerini gösterip hırlayarak kaçardı. Bir gün ekipler götürüp kısırlaştırdılar, aşılarını yaptılar, küpesini takıp saldılar sokağımıza. Bizim mahallede hayvanları öldürmezdi belediye.

Rintintin yıllarca mahallemizde bizlerle yaşadı, kimseye zarar vermedi. Birkaç yıl sonra bir komşu aldı bu sefer bahçesine, yaşlanmıştı artık, itiraz etmedi. Biz Rintintin demeye devam ettik, onlar Arap dediler, iki adını da benimsedi; hangisini duysa koştu kuyruğunu sallayarak. 

Bizi hiç unutmadı Rintintin Arap.  Yürüyüşe çıktığında bizi her gördüğünde yanımıza geldi, kafacığını bacaklarımıza sürttü, okşadık, sevdik, ıslak burnuyla öptü bizi. Tüyleri beyazladı sonra, dede olmuştu artık. Katarakt oldu gözleri, kanser oldu sonra ilaçlar, tedaviler, ameliyatlar… Olmadı, çok acı çekiyordu, vedalaştık; uyutuldu sonra. Ötenazi buna denir. Kimse katliamı yumuşatmaya kalkmasın, neyin ne olduğunu biliyoruz.

Koşu yolu dâhil bizim mahallede kısırlaştırılmamış ve aşısız bir tek kedi, bir tek köpek yoktur. Hepsi küpelidir bu arada. Belediye memnun, hayvancıklar memnun, mahalle sakinleri memnun. Eminizdir bir zarar gelmeyeceğinden kimseye, güveniriz onlara, severiz mahallece. Yavru bulursa kazara kenara atılmış( evdeki kedi, köpeğini doğurtup yavrularını sokağa atanlar çok çünkü) mahalleli götürür kısırlaştırır, aşılatır, bakar, büyütür ama evinde, ama bahçesinde. Daha kimseye saldıran, ısıran, korkutan olmadı. Kimse başıboş köpeklerden şikâyet etmedi. Kalp atışının değişiminden anlar köpekler kimin korktuğunu. Hırsızı da, uğursuzu da kötü niyetliyi de bilir onlar. Kendilerine zarar vermek isteyeni de anlarlar. Onlara saldırırlar eğer çaresiz kalırlarsa. Çok çok korkarsanız elinize bir değnek alın, yanaşmazlar. Olmadı mı? Yere eğilin, taş alıp fırlatıyor gibi yapın, kaçarlar. 

Ailece çok severiz hayvanları. Onlar da ister evcil olsun, ister sokak hayvanı; bizi severler; anlarlar, hissederler çünkü sevildiklerini. Onlara hiçbir yardımda bulunmasak da, bir parça kuru ekmek vermesek de yanlarından geçip gitsek de onları okşayan gözlerimizden anlarlar sevildiklerini, kalbimizin değişen ritminden bilirler, hissederler, kafanızdan geçen düşünceleri okur onlar. Belli mahalleleri, sınırları vardır onların. Biz o sınırdan çıkana kadar yanımız sıra yürürler, korurlar kendilerince. Sonra da yeni sınırlar içindeki arkadaşlarına emanet edip dönerler geriye.

Rintintin de yanıltmadı bizi. Duman da, Tomruk da, Altın da. Bunların hepsi evimizden mahallemizden geçmiş, hayatımıza dokunmuş sokak köpekleriydi. Çaputumuz vardı bir de. Bir dostumuzun oğlu. Sevimli mi sevimli bir Terier. Sevgilisi vardı Paspas.  Gördüğü yerde kucağıma atlardı.  Görmeden bile bilirdi yakınında olduğumuzu, zıplayıp havlamaya başlardı kapı açılana kadar. Hamile olduğumu anladığım gün, daha uzaktan dedim ki ”Çaputcuğum, kucağıma gelme, üzerime atlama. Bak burada bebek var”  Karşıma oturup gözlerime baktı, kuyruğunu sallaya sallaya. Doğuma kadar da kucağıma atlamadı. Çocuklarımızla oyunlar oynar, Bremen Mızıkacıları gibi üst üste pozlar verirlerdi. Bebeğime de hiç zarar vermedi, elinde büyüttü hatta abilik yaptı ona da.

Rintintin’i tanımayanlar, Red Kit izlemeyenler, Teksas Tommiks okumayanlar, masalla, şiirle büyümeyenler, karikatüre, resme, müziğe günah diyenler, kitaplara düşman olan, okumayı gereksiz bulanlar anlamazlar bunlardan. Doğayı, hayvanları, çiçeği, ağacı sevmeyi öğrenemezler. Bakmayın, insanı da sevmez onlar da dilim varmadı söylemeye. Pragmatiktir onlar. Faydaya, daha doğrusu paraya çevrilmiyorsa bir şey, gereksizdir, değersizdir; yok edilebilir Anlamayı değil, sevmemeyi, dışlamayı, yadsımayı tercih ederler korktuklarını. Güçlerinin yettiğini yok etmeye çalışır, kendilerini üstün hissederler bunu yapabildiklerinde.

Şimdi Rintintin Araplar olmayacak mı mahallemizde, esnafın dükkânı önünde uyuyan, gölgesinde serinleyip kışın serdiği battaniyenin üzerinde ısınan köpekler olmayacak mı? Köşe başlarında kaplara bırakılan mamaları, su dolu yoğurt kovalarını göremeyecek miyiz? Bunları görüp içimiz sevgiyle, minnetle dolup taşmayacak mı? Yalnız olmadığımızı görüp sevinemeyecek miyiz?  Bir köpeğin gözümüze bakıp kafasını bize uzatarak sevgi dilenmesini göremeyecek miyiz; yüreğimiz kabaramayacak mı artık?

Sokakların sahibi onlar. Biz değiliz. Mahallelerin simgesi, koruyucusu, maskotu onlar.  Onlar hiç olmayacak da sadece asık suratlar mı olacak artık o sokaklarda. Göz göze geldiğinde bir günaydın demeye bile zahmet etmeyen insanlar mı göreceğiz hep, sevgi dolu köpekler yerine. Oyun oynayıp çocuklaşacağımız arkadaşlarımızı elimizden alacak mısınız gerçekten? Gerçekten yapacak mısınız? Onarı yok edecek kadar kötü olacak mısınız? Bizlere bu kötülüğü yapacak mısınız? Gerçekten mi?

Siz onların yaratıcısı, dünyanın sahibi misiniz de ölmelerine karar veriyorsunuz? Oysa Allah’ın bize emaneti onlar. Gülmek, eğlenmek değil, cana zarar vermek, korunmasız, dilsiz, masum canları katletmek, kendini savunamayan acizlere idam fermanı günah olan. 

Yazlık sitemizde yılların Çoban Köpeği Paşa var. Sitenin simgesi, herkesin sevgilisi. Üç de kız kardeş vardı Kuyruksuz 1, Kuyruksuz 2, Kuyruksuz 3. Onlar öldüler, Paşa yalnız kaldı. Hazinemizdir o. Evde yalnız mı kaldınız, gelir, kapınızın önüne uzanır boylu boyunca, evin diğer sakinleri gelene kadar kıpırdamaz, bekler, korur sizi. Her evden ya bir parça kuru ekmek almıştır, ya biraz su, ya da yemek artığı, o kadar. Sabaha kadar dolaşır sokaklarda, evleri korur.

Her kapının önünde bir su, bir yemek kabı vardır bizim sitede, bilir misiniz? Artan yemekler kedi köpeğin hakkıdır çünkü bizim sitede. Gücü olanlar mama da bulundurur evinde, arabasında hatta çantasında, cebinde bile. Pet şişede su alıp elimizle içiririz çarşıda pazarda gördüğümüz hayvanlara. Ne kuduz olduk, ne parazit kaptık. Hikâye hepsi.

Paşa’yı alacak mısınız bizden? Kuyruksuzları, Garipleri, Arapları? Paşa’yı verecek mi size bizim sitenin gençleri? Öyle bakacaklar mı sanıyorsunuz o yakalanıp götürülürken, seyirci mi kalacak site sakinleri? Alacak mısınız Paşayı? Alacak mısınız Rintintinleri, gerçekten yapacak mısınız? Gerçekten mi? Kıyacak mısınız onlara? Gerçekten? Emin misiniz?

Devamını Oku

Toplum Temizliği : Sokaklardan Tuvaletlere kadar Temizlik Sorunları

Toplum Temizliği : Sokaklardan Tuvaletlere kadar Temizlik Sorunları
0

BEĞENDİM

ABONE OL
TEMİZLİK Bir toplumun temizliği sokaklarından ve tuvaletlerinden belli olur.
Bizimkiler ne yazık ki pislik içinde. Markalaşmış dinlenme tesislerinin ya da yakıt istasyonlarının dışında herhangi bir tuvalete ya da çarşı tuvaletlerine girdiğinizde bana hak vereceksiniz.
Kağıt peçete bulmak zaten şans işi oluyor buralarda. Klozetler oturmaya cesaret bulamıyorsunuz. Alaturka tuvaletler de farklı değil. Rezervuarları genelde çalışmaması bir yana, kimse kullandıktan sonra zahmet edip fırça temizliği yapmıyor. Çıkınca sabun , kağıt havlu bulursanız gene şanslısınız. Ayrıca çoğunuz tuvaletten çıkarken elini yıkamayan birini gördükten sonra kapıları kağıtla tutmayı adet edinmişinizdir.
Geçen hafta bir roman okudum. 1960 Türkiye’sinde geçiyor. Kadın karakter yollarda umumi tuvaletlerin çok pis olduğunu, asla girmeyeceğini söylüyor ve Bulgar sınırında hiçbir yolcunun Türk tarafındaki tuvaletlere girmediğini, Bulgar tarafındakinde ise kuyruk olduğu u söylüyor. Dedim ki 60 yılda hiç değişmemişiz. İki hafta önce aynı sınırdan geçtim, durum aynıydı. Ayrıca ilk moladaki tuvalet o kadar kirliydi ki işletmeciyi uyarma gereği duyduk.
Giderken de temiz olmadığını söyledik. Özür dileneceğine “buraya hesap sormaya mı geldin sen!” diye bağırıldı. Ve ekledi şahıs “para vermemek için bahne uyduruyorlar. Gelelim sokaklara: Kağıtlar, ıslak ve kurumendiller, meyve artıkları, ambalaj atıkları, dağılmış ve çöpler, kedi ve köpekler tarafından yırtılmış organik çöpler… Bir de ayçiçeği kabuğu ve izmaritlerden yerlerin görünmediği parklar var tabii.
Plajlarda da kum tanesinden faxla izmarit var. Çöpe atılmayan şişe ve meşrubat kutuları, mısır koçanları da cabası. Ya köylerimiz? Hayvan damlarında kendi pisliğinin içinde oturmak zorunda mı o zavallı hayvanlar? Toplu taşu araçlarından, hiç bahsetmeyelim.Sokaklara tükürenlere, hatta sömürenlere ne demeli?
Ya arabalardan atılan çöpler, sahillerdeki pedler, kara yollarına fütursuzca atılan çocuk bezleri. Neden temiz ve özenli olamıyoruz? Bizim sokaklarımız neden iç açmıyor, banklarımız neden pislik içinde?
Bunun sosyolojik araltırmasını yapmak gerekir ama benim bildiğim kimse pis birini evine almak istemez, kirli odaya da kimse girmek istemez.
Devamını Oku

ÖTENAZİ Mİ?

ÖTENAZİ Mİ?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ötenazi bir insanın ya da bir hayvanın bir hastalık nedeni ile hayatlarının dayanılmaz hale gelmesi nedeniyle çok az acı duyulan veya hiç acı duyulmayan şekilde ölümlerine sebep olacak bir enjeksiyon uygulamasıyla yaşam ünitesinden ayrılarak hayatını sonlandırmak anlamına gelmektedir. 

Bu tanımda dikkat çekilmesi gereken en önemli şey ötenazinin hastalık nedeniyle hayatın dayanılmaz hale gelmesi nedeniyle yapılması. Devam edelim:

Ötenazinin uygulanma işlemi en başta bir terapi ve detaylı araştırmayla başlamaktadır. Hasta olmuş olan kişinin ölümü kendisinin istediğini söyleyerek beyan etmesi gerekmektedir. Aynı zamanda ötenazi uygulanmasını isteyen hastalar ötenazi ve ölümün istemeyi sadece kendileri söylediklerinde gerçekleşebilmektedir. Bunun tersi bir şekilde kişinin yakınları bu duruma karışamamaktadır.

Demek ki sadece kişinin ya da hayvanın kendi isteği ile ötenazi yapılabilir; kendisinden başka hiç kimse bu kararı veremez. Kendisinden başka kimsenin beyanı kabul edilmez. Ayrıca bu kararın verilebilmesi için bütün tıbbi tedavi yollarının kapalı olması gerekir. Ötenazi işleminin iki çeşidi bulunmaktadır. Pasif ötenazide hasta olan kişiye uygulanacak olan tedavinin kişiye yardımcı olmadığı durumda, hastanın hayatını uzatacak olan tedavi işlemleri durdurulur. Hastaya sadece hastalığın semptomlarına yönelik olarak tedavi verilir. Kişinin hastalığına karşı bir şey yapmayarak sadece acısını dindirerek ölümünün gelmesi beklenir. Herhangi bir sağlık personeli ya da doktor ölüm sürecine dahil değildir.

 Aktif ötenazide ise bir sağlık çalışanının kişinin ölüm sürecine doğrudan şekilde katıldığı anlamına gelmektedir. Uzman bir doktorun gerekli prosedürlerin yerine getirilmesinin ardından kişi için belirlenen enjeksiyon uygulamasını gerçekleştirerek kişinin ölüm sürecine girmesidir. Aktif ötenazinin yasal olduğu ülkeler ise Hollanda, ABD’ye bağlı Washington, Oregon ve Montana’dır.Aktif ötenazi ülkemizde yasaktır.,

Köpekler karşımıza çıkıp “ abi, ben sokaklarda sefil olmaktan bıktım. Zaten çaresiz hastalığım da var. Acılara dayanamıyorum. Benim hayatıma son verin “ demediğine göre yapılması istenen işlem ötenazi değildir. Ortada bir hastalık yok, çekilen acı yok. Sadece o masum ve muhtaç canların sokakta dolaşmasından rahatsız olan insanlar var. Korkuları çok iyi anlıyorum, parçalanan çocukları biliyorum, bu nedenle başıboş köpek istenmemesini anlayabiliyorum ama çözüm savunmasız canları katletmek olamaz, olmamalı.

Biz “insanlar” bu dünyayı diğer bütün canlılarla PAYLAŞIYORUZ. Biz dünyanın HÂKİMİ değil, paydaşıyız. Başka bir canlının ölümüne biz karar veremeyiz. “İnsan” kelimesinin anlamını bozmadan, insan olmanın gerekliliklerini yerine getirerek yaşamalıyız bu dünyada.

Kısırlaştırılan hayvanların agresyonu azalır, saldırmaz, siz ona taş atmaz, sopa vurmaz, tekmelemezseniz ısırmaz. Çaresizdir. Çöp karıştıramaz, avlanamaz, su bulamaz. Bir parça kuru ekmeğe muhtaçtır. Sadıktır. Bir kap artık yemek verseniz minnettar olur, sizi bir daha unutmaz, gördüğü yerde korur, kurtarır.

Hiç gözlerine baktınız mı köpeklerin? İçinize işler bakışları. Gözünüzün içine içine bakarlar.  Bakmamışsınız ki, öldürmek istiyorsunuz onları.

Hiç burunlarıyla sürtünerek “sev beni” dediler mi size? Demiş olsalardı öldüremezdiniz.

Hiçbir köpekle dost oldunuz mu? Olmuş olsanız kıyamazdınız. Belli kokunuzu hafızasına almamış hiçbir köpek. Evinizin kapısından çıktığınızda kuyruğunu sallayarak koşmamış yanınıza, otobüsünüz gelene kadar yanınızda beklememiş. Size şaklabanlıklar yapmamış, verdiğiniz ekmeği havada kapmamış.

Belli ki hiç köpek arkadaşınız olmamış sizin.

Köpekten arkadaş mı olur? Olur. Hem de pek çok insan arkadaştan daha iyi olur. İhanet etmez size asla. Unutmaz. Zarar vermez arkadaşına. Canı pahasına korur üstelik. Göçükten bile çıkarır sahibini. Kendinden önce öldüyse mezarının başında bekler kendi de ölene kadar.

Siz şimdi bu canları öldürecek misiniz? Gerçekten, kıyacak mısınız onlara? Onları sevmek yerine katledeceksiniz öyle mi? Çok mu güzel olacak o zaman sokaklar, çok güvenli mi olacak? Ne zamana kadar? Biri çıkıp kediler tırmalıyor diye bağırana kadar mı? O zaman da onlara mı gelecek sıra? Sonra başka canlılara, çiçeklere, ağaçlara? Dünyada kalan tek canlı türü biz olana kadar sürecek mi bu?

Hiç de abartılı bir senaryo değil bu. En uzun yolculuklar bir küçük adımla başlar.

Gerçekten, kıyacak mısınız? İçiniz acımayacak, gözleriniz yanmayacak, yanaklarınız ıslanmayacak öyle mi? Başınızı yastığa koyduğunuzda o kara gözler acıyla bakmayacak mı size? Sabaha kadar dönüp durmayacak mısınız yatağınızda? Pişman olmayacak mısınız?

Ne diyeceksiniz çocuklarınıza? Nasıl bakacaksınız yüzlerine daha dün sokakta oynadığı köpeği öldürdüğünüzü duyduğunda?

Ve nasıl ödeyeceksiniz vebali?

Yapmayın… Yapmayın.

Devamını Oku

HAYIR DİYEBİLMEK

HAYIR DİYEBİLMEK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son günlerde çevremde çok duyduğum ve benim de tekrarladığım bir şikâyet; hayır diyememek. Buna rağmen kimseye yetememek, takdir görmemek. Hep diyoruz ki,” Her söyleneni yaparken sorun yok, kırk yılın başında bir tek şeye hayır dersem benden kötüsü yok” Siz de pek çok kez duymuş ya da bizzat hissetmişsinizdir.

Peki, bunun suçlusu çevremizdeki insanlar mı yoksa biz miyiz? Şöyle bir düşünelim; istemediği bir şeyi kesinlikle yapmayan, en baştan “hayır” diyen tanıdıklarınız mutlaka vardır.  Onlara ne oluyor hayır dediklerinde? Hiçbir şey değil mi? Belki biraz kızılıyor, belki güceniliyor ama unutuluyor ve o kişi şöyle etiketleniyor,” O istemediği şeyi asla yapmaz!” Etiketlenince ne oluyor? Ben söyleyeyim: Kimse hayır dediğinde ona ısrarcı olmuyor, ikna etmeye uğraşmıyor, onun yerine ikna edilme potansiyeli yüksek olduğu bilinen birine, mesela size yöneliyor ısrarlar.

Biz neden hayır diyemiyoruz? Bunun altında ne yatıyor? Bu aslında o kadar derin bir konu ki, sadece bunun üzerine yazılmış kitaplar bile var. Aynı zamanda kişisel sınırların çizilmesi ile ilgili kitaplar da yazılmış. Aslında ikisi birbiri ile sıkı sıkıya bağlı konular. Eğer istemediğiniz bir şey size dayatılıyor ya da emrivaki sonucu onu yapmak zorunda kalıyorsanız sınırınız ihlal edilmiş oluyor. Siz buna ilk seferinde itiraz etmez, rahatsızlığınızı dile getirmezseniz sonraki seferler için geçilebilecek bir gedik açmış oluyorsunuz ve bu gedik her ihlalde biraz daha büyüyor, sonunda sınır filan kalmıyor. Kimse sizin yorulabileceğinizi, kırılacağınızı, incineceğinizi, zorlanacağınızı düşünmüyor, çünkü siz şikâyet etmediniz.

Neden böyle yaptınız? Çünkü kırmak istemediniz, üzmek istemediniz, ama siz kırıldınız, siz üzüldünüz. Üstelik üzerinize vazife olmayan bir işi üstlendiğiniz için kimse size teşekkür bile etmedi. Hatta en küçük şikâyetinizde “Yapmasaydı, mecbur değildi” bile dediler, değil mi?

İnkâr etmeye hiç gerek yok, çoğumuz yaşıyoruz bunları. Baby Boomerlar, sonraki Sessiz Kuşak ve sonra biz X kuşağı aynı davranışı gösterdik, çünkü öyle öğretildi, öyle gördük. Neyse ki bizlerin yetiştirdiği Y ve Z kuşakları bu davranışı yansıtmıyor, neyi isteyip neyi istemediğini açık ve net bir şekilde söylüyorlar, arkalarına bakmıyorlar. Sanırım onlardan bu konuda ders almaya ihtiyacımız var.

Bizlere fedakârlığın bir erdem olduğu öğretildi. Her zaman ailemiz için, arkadaşlarımız için, vatanımız için, halkımız için, işimiz için fedakârlık yapmamız gerektiği okutulan kitaplarla, izlediğimiz Yeşilçam filimleri ile pompalandı. Bunun her zaman ödüllendirildiği gösterildi. Kimse bize bu yüce erdemin aleyhimize kullanılabileceğini öğretmedi. Kimse “gereksiz iyilik yapma, vazifen olur” demedi. Biz üzerimize ağır gelmeye başlayan bu yükü onlar da yüklenmesinler diye çocuklarımıza biraz daha bireysel düşünmeyi öğrettik. “benim dediğimi yap, yaptığımı yapma dedik” Ama onların dünyaya, hayata bakış açısı zaten bizimkinden çok farklı.

Aslında unutmamamız gereken tek bir gerçek var; başta ailemiz olmak üzere çevremize, ülkemize, dünyaya faydalı olmak için öncelikle ruhen ve bedenen sağlıklı olmaya ihtiyacımız var. Bunun için de gereksiz yere yük almamak, sorumluluğu paylaşmak, ihtiyacımız olduğu yerde yardım istemek, gurura kapılmadan “ ben bunu yapamam” diyebilmek ,”yapmak istemiyorum” ya da “bunu ben yapmak zorunda değilim” demekten utanmamak çok önemli. Bırakın biraz da kırılıversinler, biraz da üzülsünler.  Bugüne kadar hep siz kırıldınız, siz üzüldünüz. Ama kimse görmedi değil mi? Çünkü şikâyet etmediniz.

Artık Hayır deyin. Korkmayın, alışırlar. Bir iki gün hakkınızda konuşsalar, bir iki surat assalar ne olur? Bunu kaldıramam üzülürüm diyorsanız aynı şekilde devam edin. Ama inanın ne zaman tavrınızı net olarak ortaya koyarsanız o zaman gerçekten saygı görmeye başlayacaksınız.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.